Herkesin gerek öğrenim yıllarında gerekse profesyonel yaşantısında “İngilizcesi’ni anlıyorum ama Türkçe’de anlatamıyorum” serzenişinde bulunduğu anlar muhakkaktır. İngilizce’de belirli bir durum için tek kelime ile birçok kavram ifade edilirken Türkçe’de olmayabilir ya da tam tersi söz konusu olabilir. Buna verilebilecek en iyi örneklerden biri: “commitment” kelimesidir. Kendini adamak anlamına gelen “commitment” Türkçe’de ilke, söz, karar, bağlılık, taahhüt gibi anlamlara gelebilmektedir. Aşağıdaki örneklerin, durumu daha iyi yansıtmaya yardımcı olacağını düşünüyorum.
* Accor Hotels UK and Ireland will endeavour, so far as is reasonably practicable, to maintain the same standards of health, safety and welfare for those employees required to work nights as those enjoyed by employees on normal day work. The Unit Management Team is responsible for ensuring the facilities and arrangements are in place to meet this commitment.
Birleşik Krallık ve ırlanda'da bulunan Accor Otelleri şartlar elverdiğince gece ve gündüz personelinin sağlık, güvenlik ve refah standartlarını eşit tutmaktadır. Birim Yönetim Ekibi işyerinde bu ilkenin uygulanabilmesi için gerekli olanak ve düzenlemeleri sağlanmakla yükümlüdür.
- Yukarıdaki cümlede ilke kelimesinin kullanılmasının amacı ilk cümlede yapılması planlanan ve belirli şartlar içeren bir durum ortaya konmasıdır. Bu durumu Türkçe’de karşılayabilecek en iyi kavram ise ilke kelimesidir.
* Our priority is our commitment to our customers.
Bizim için öncelik müşterilerimize olan bağlılığımızdır.
- Bu cümlede kendini adamak anlamı verilmiştir ancak adamak yerine bağlılık kelimesinin kullanımı cümlenin bütünlüğü açısından daha uygundur.
* However by the end of the 1980s political commitment to environmental issues was waning. For this reason, Denis believed that it was time to initiate a major movement.
Fakat, 1980’lerin sonuna kadar çevre konularına ilişkin politik taahhütler azaldı. Bu nedenle Denis, yeni büyük bir hareketin zamanı olduğunu düşündü.
- Bu cümlede ise kelimenin hukuki yani resmi anlamı ön plana çıkıyor. Ortada siyasi açıdan verilmiş bir söz var. Dilimizdeki "politik taahhüt" ibaresinin bunu karşıladığını düşünüyorum.
Herkesin bazen oldukça basit ifadelerin karşılığını bulmakta zorlandığı olur. Örneğin "handle" kelimesinin anlamını bilmemize rağmen dilimizde ifade etmek için bulunduğu cümleye göre farklı karşılıklara gerek duyuyoruz. Bununla ilgili birkaç örneği yorumunuza sunarak yeni fikirlerin gelişmesinde yararlı olmasını umuyorum.
* The contractor will handle the distribution and sale in Turkey, through his commercial channels, of the English Teaching Forum Magazine in the amount of 500 copies per issue, which the Contractor will purchase from the U.S.
Yüklenici, ticari kanallarıyla ABD’den her sayıdan 500 adet satın alacağı English Teaching Forum Dergisinin Türkiye’deki dağıtım ve satış işini üstlenecektir.
* Average number of calls customer service representatives handle per week.
Müşteri hizmetleri temsilcisinin bir haftada ilgilendiği ortalama çağrı sayısı.
* Handling order inquiries including post-order fulfillment transactions
Sipariş sonrası teslimat işlemleri dahil olmak üzere sipariş hakkındaki soruları cevaplamak.
Günümüzde birçok sitenin site içi arama motoru olmasına rağmen bazılarında halen mevcut değil. Belirli bir konu üzerinde sağlam bir içeriğe sahip olduğunu düşündüğünüz ancak site içi arama motoru bulunmayan bir sitede arama yapmak için Google'da aradığınız kelimeyi yazıp bir boşluk bıraktıktan sonra “site:www.ornek.com” yazarak aramanızı o site içeriği ile sınırlandırabilirsiniz. Örneğin iş makineleri ile ilgili bir çeviri yapıyorsunuz ve bilmediğiniz bir terimle karşı karşıyasınız. Halihazırda bildiğiniz bir iş makineleri sitesinde arama yapmak için “detent site:www.ismakineleri.com” yazmalısınız. Bu şekilde başlattığınız arama sonucunda www.ismakineleri.com sitesinde “detent” kelimesinin geçtiği sayfalar (içeriğinde mevcutsa) sıralanacaktır.
The literal meaning is "head-crown" but this is used to describe something that is very special. Here are a few different ways we have handled this:
----
Anneannelerimizin, ninelerimizin süslü dikiş kutularının baş tacıydı yüksükler.
Thimbles always had a special place in the decorated sewing boxes used by our grandmothers.
----
Geçmişten günümüze Türk mutfağının baş tacıdır baklava.
Baklava has been the crowning dessert of Turkish cuisine for centuries.
----
Yöre mutfağının baş tacı olan ‘şiveydiz', yöreye özgü yemeklerin tüm karakteristik özelliklerini taşıması bakımından önemli.
The centrepiece of the region's cuisine is shiveydiz, a dish that is significant because it combines all the typical characteristics of regional dishes.
----
Özellikle yazar ve ressamların baş tacı ettiği Köyceğiz'in tutkunlarından biri de Çetin Altan.
Çetin Altan is one of those passionate lovers of Köyceğiz, which has become favourite haunt of writers and painters.
----
Özellikle zeytinyağı İzmir mutfağı'nın baş tacıdır.
Olive oil is one of the principal ingredients in Izmir's cuisine.
----
Hepimizin baş tacı güzel annelerimiz için hazırladığımız programa uygun olarak, Anneler Günü'nde uçaklarımızda yaptığımız çekilişlerle 25 şanslı annemize, istedikleri parkurlarda ücretsiz olarak uçma olanağı sağlamış bulunuyoruz.
In a program we prepared for the beautiful mothers who crown our lives, twenty-five lucky women were chosen in drawings we held on our planes on Mother's Day and we have given them the opportunity to fly free of charge to the destination of their choice.
Here is a translation that I thought was interesting. I was forced to go toward a rather loose translation to capture the feel of the original. Fore example, in several places the sentence breaks have to be adjusted. This is from an interview. I am including some explanatory comments from a native Turkish speaker.
|
Source |
Target |
Comments from a native speaker: |
|
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. |
Everyone has |
|
|
Herkesin özgür alanının olduğu kesişen paraleller, |
The ideal relationship is where everyone |
ılişkisinde birbirlerine karışmadığı Eninde sonunda ortak bir noktada |
|
Bir felaket oluyor o zaman. Eninde sonunda tükeniyor |
But when they aren’t free and can’t |
ınsanlar değişimlerini kabul edebildikleri zaman herşey |
| Mon | Tue | Wed | Thu | Fri | Sat | Sun |
|---|---|---|---|---|---|---|
| < | Current | > >> | ||||
| 1 | 2 | 3 | ||||
| 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 |
| 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 |
| 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 |
| 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |